ŞEVK NEDİR?


Şevk ve heyecan, aslında herkesin çok yakından tanıdığı ve çoğu zaman yaşadığı duygulardır. Ancak burada şevk kavramını konu edinmekteki asıl amaç toplumun genelinde yaşanan şevk anlayışıyla, Kuran ahlakının kişiye kazandırdığı şevk arasındaki belirgin farklılıkları ortaya koymaktır.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\AİLE RES\anne.jpg


Genel anlamıyla hatırlatacak olursak şevk, insanın herhangi bir konuya karşı içinde ciddi bir ilgi ve istek duyması ve bu amacına ulaşabilmek için samimi bir çaba harcamasıdır. Büyük olsun küçük olsun, her insanın hayatında şevkle sarıldığı pek çok konu vardır. Kimi zaman doğrudan maddi konularda yaşanan bu şevk kimi zaman da birtakım dünyevi hırslarda kendini gösterir... Bazı kimseler zengin olabilmek, makam mevki ve kariyer sahibi olabilmek için çabalarken, bazıları da insanlar arasında üstün konuma gelebilmek, saygınlık, itibar ve övgü kazanabilmek için emek sarf ederler. Örneğin bir lise öğrencisinin üniversite imtihanını kazanmak için gösterdiği ders çalışma azmine, çok istediği yeni bir işe başlayan bir insanın işinde gösterdiği şevke veya iyi bir kazanç getireceğine inanılan ticaret konusu için gösterilen şevk ve çabaya herkes aşinadır. Ancak tüm bu örneklerde kesin olarak dikkat çeken ortak bir nokta vardır ki, o da şevkin kişiye her zamankinden çok daha farklı ve güçlü bir karakter kazandırdığıdır.

Bir insan şevkle ulaşmaya çalıştığı bir amaç için, genel halinden çok daha farklı ve azim dolu bir tavır sergileyebilir. Normal şartlarda göze alamayacağı risklere, bu hedefine ulaşmak için atılabilir ve yine hiçbir konuda gösteremeyeceği kadar özverili bir tavrı, bu konu için hiç düşünmeden ortaya koyabilir. Öyle ki sonunda aklını, yeteneklerini ve tüm kapasitesini olabilecek en iyi şekilde kullanarak maddi ve manevi anlamda ciddi bir güç elde edebilir.

Ancak çoğu insanın şevki kalıcı değildir. Bunun sebebi ise hiç kuşkusuz ki bu kimselerin şevklerinin sağlam bir temele dayanmayışıdır. Her ne olursa olsun şevklerini ayakta tutacak, onlara her an güç verecek kesin bir amaca sahip değildirler.

Hayatlarının sonuna kadar kalplerinde yaşadıkları şevki asla yitirmeyen yegane kimseler ise müminlerdir. Çünkü müminlerin şevklerinin kaynağı, Allah'a olan imanları ve Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmayı kendilerine amaç edinmiş olmalarıdır.

İlerleyen bölümlerde detaylı olarak değineceğimiz bu konuya geçmeden önce, müminlerin şevk anlayışlarındaki bu farklılığın daha iyi anlaşılabilmesi açısından Kuran ahlakının bilinmediği ve uygulanmadığı cahiliye toplumlarında hakim olan şevk anlayışını tanımlamakta fayda vardır.

CAHİLİYE TOPLUMUNUN ŞEVK ANLAYIŞI

Cahiliye toplumunu kimler oluşturur?

Cahillik kavramı genellikle insanlar arasında bilgisizlik, kültürsüzlük olarak algılanır. Ancak bizim bu sitedeki bölümler boyunca yer vereceğimiz cahiliye insanları, kendilerini yaratan Allah'ın sonsuz kudreti ve sıfatları, insanlar için indirilen Kuran-ı Kerim ve din hakkında bilgisiz olan kimselerdir. Bu kimseler Kuran'da bildirilen gerçeklere göre değil de, çevrelerinden öğrendikleri ve yanılgılarla dolu olan bilgilere göre yaşarlar. Allah Kuran'da bu yanlış bakış açısını benimsemiş olan cahiliye insanlarını "babaları uyarılmamış ve böylece kendileri de gafil kalmış" (Yasin Suresi, 6) kimseler olarak tanımlamıştır.

Kuran'dan, dünya hayatının geçici ve sonlu olduğundan ve ölümden sonra başlayacak olan cennet veya cehennem hayatından gafil olan cahiliye insanlarının hayatları da bu bilgisizlikleri ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla sevindikleri, şevklendikleri, heyecan duydukları konular da yine hatalı ve batıl fikirler üzerine bina edilmiştir.

Cahiliye insanı dünya hayatına yönelik amaçları için şevklenir…

Kuran'da, "Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı..." (Araf Suresi, 51) ayetiyle de açıklandığı gibi, cahiliye toplumunda insanlar dünya hayatı hakkında büyük bir aldanış içerisindedirler. Hayatlarının ne kadar kısa ve ne kadar eksikliklerle dolu olduğunu bildikleri halde, yine de bu geçici hayatı, ahiretteki sonsuz olan yaşamlarına tercih ederler. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise dünya hayatında elde etmeyi umdukları menfaatleri daha kolay ulaşılabilir görmeleri ve ahiretin varlığından şüphe etmeleridir. Onların bu çarpık mantıklarına göre, dünya her an ulaşabilecekleri gibi ellerinin altında, ahiret ise uzaktadır.

Bu, elbette ki son derece yüzeysel bir mantıktır. Herşeyden önce insanın dünya hayatındaki yaşantısı son derece kısa bir zaman dilimine sığmaktadır. Bir kısmı çocukluk bir kısmı da yaşlılık dönemi ile geçen elli altmış yıl, sonsuz ahiret yaşamının yanında hiç tartışmasız ki çok kısadır. Bundan da öte, insan, bu elli altmış yıllık süreyi bile dolduramadan, her an, herhangi bir sebepten dolayı ölebilir ve elinin altında sandığı dünya hayatı da bir anda yokolup gidebilir. Ve her insan kendini, hiç beklemediği bir anda çok uzakta sandığı, ama aslında çok yakın olan ahiret hayatına başlarken bulabilir. İşte gafil olan cahiliye insanları bu kısa zamanı Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için değil, sadece dünya hayatını "kendilerince" en iyi şekilde yaşayabilmek için harcarlar.

Dolayısıyla bu insanların şevklendikleri konular da elbette ki dünya hayatında edindikleri küçük amaçlar ile sınırlıdır. Aslında onların şevk ve heyecan sandıkları his dünya hırsından başka birşey değildir. Dünya hayatına tutkuyla bağlı oldukları için çıkar elde edebileceklerini umdukları küçük-büyük herşeye karşı içlerinde coşku duyarlar. Bu mantığa göre elde edecekleri menfaatlerin herbiri dünya hayatını çok daha iyi şartlar altında yaşamalarını sağlayacaktır. Dolayısıyla, kimileri zengin olabilmek, kimileri toplumda iyi bir yer edinebilmek, kimileri de kariyer sahibi olabilmek gibi konularda içlerinde büyük bir şevk duyarlar.

Hedefledikleri bu çıkarlara ulaşabilmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz, tüm zorluklara katlanırlar.
Bu kimselerin şevk anlayışlarına günlük hayattan da pek çok örnek vermek mümkündür. Sözgelimi çevresinde itibar kazanmasını sağlayacak bir diploma almayı hedefleyen bir öğrenci, her türlü zorluğa rağmen hiç durmadan büyük bir gayretle yıllarca çalışabilir. Bu uğurda gerektiğinde günlerce uykusuz kalmayı, arkadaşlarından ya da eğlence ortamlarından soyutlanmayı, her sabah erkenden yola koyulup koşuşturmayı göze alır. Ama aynı fedakarlığı bir dostuna yardımda bulunmak için yapmaz. Çünkü bu fedakarlıktan elde edebileceği dünyevi bir menfaat söz konusu değildir.

Burada vurgulanmak istenen nokta, insanların büyük bir bölümünün şevk ve heyecanla bir işi başarmayı bilmelerine rağmen, bunu sadece kendi menfaatleri söz konusu olduğunda uyguluyor olmalarıdır. Bu insanlar aynı şevki Allah'ın hoşnutluğunu ve cennetini kazanacak bir iş için hissetmez, kendilerince dünyevi bir çıkar görmüyorlarsa son derece şevksiz bir ruh hali içinde olurlar.

Cahiliye toplumunun sadece dünyevi çıkarlar üzerine kurulu bu şevk anlayışına şöyle bir örnek daha verilebilir: İflas etmek üzere olan bir işadamı, şirketini bu durumdan kurtarabilmek için öylesine büyük bir istek duyar ki aklını, imkanlarını, zamanını olabilecek en iyi şekilde kullanır. Aynı şirkette sabit bir maaşla çalışan bir işçi ise, şirketi iflastan kurtarmak için içinde aynı şevki duymaz, dolayısıyla bu konuda akılcı bir çözüm de üretemez. Çünkü şirket onun değildir. Şirket iflas ettiğinde zarara uğrayacak olan kişi de yine kendisi değildir. Görüldüğü gibi, cahiliye toplumlarında herhangi bir konudaki şevkin ve kararlılığın temelinde genelde bu işin sonucunda elde edilecek olan dünyevi menfaatler yatmaktadır. Şevkin derecesini belirleyen de yine menfaatin derecesidir.

Cahiliye toplumunun şevki gelip geçici heveslerden ibarettir…

Cahiliye toplumunun şevk anlayışında dikkat çeken önemli bir nokta da, yaşadıkları bu heyecanın tümüyle gelip geçici heveslere dayalı oluşudur. Bir konuya karşı içlerinde ani bir ilgi ve heyecan duyup yine bunu bir anda sebepsiz yere kaybedebilirler.

Cahiliye toplumlarında hemen her insanın hayatında büyük bir şevkle başladığı, ancak kısa zaman sonra bıkkınlık ve sıkıntı duyarak yarım bıraktığı sayısız iş vardır. Sözgelimi bir müzik aleti çalmak için büyük istek duyan insanların bir çoğu, kısa süre sonra bu konudaki şevklerini yitirirler ve eğitimlerini tamamlamadan bırakırlar. Veya yoksullara yardım etmek için şevklenen ve hemen işe koyulan bir insanın kısa süre sonra hevesi yok olabilir ve bu işten sıkıldığını düşünmeye başlayarak yardım işinden vazgeçebilir. Çünkü bu insanlar hayatları için yüksek ve onurlu idealler edinmezler.

Yoksullara yardım etmek, iyilikte bulunmak, kendini geliştirmek gibi konular bu insanlar için sadece gelip geçici birer hevesten ibarettir. Günübirlik yaşamak, ihtiyaçlarını karşılayabilmek, toplumun gözünde iyi bir yer edinebilecek kadar çaba göstermek bu insanlara yeter. Bunu elde ettiklerini anladıkları noktanın ilerisinde hiçbir şey onlar için erişilmesi gereken bir konu olmaz. Dolayısıyla ihtiyaçları ve çıkarları dışındaki konulara zaman zaman kısa süreli ilgi duyarlar, ancak bunları kendilerine ideal edinmedikleri için hemen sıkılır ve monotonlaşırlar.

Oysa bir insan yaptığı işin gerçekten yarar ve güzellik getirecek bir şey olduğuna inanırsa, bu konudaki şevki ve coşkusu sonuna kadar devam eder. Ancak dünya ve ahiretle ilgili gerçeklere sırtlarını dönerek yaşayanların, peşinden koştukları konuların hiçbiri daimi bir şevk duymaya değecek kadar önemli değildir. Bu nedenle de hemen her konuda, çok zayıf ve hemen kaybedebilecekleri bir şevkleri vardır. En küçük bir zorluk, başarısızlık veya eleştiride dahi, bir anda bıkkınlaşabilir, yorgunluğa ya da yılgınlığa kapılarak ideallerinden vazgeçebilirler. Ya da kolaylıkla ümitsizliğe kapılabilir ve "bunca emek verdim, hiçbir sonuç alamadım" gibi sözlerle karamsarlık duyarak tüm şevklerini kaybedebilirler.

Örneğin uzun yıllar boyu mimar olabilmenin heyecanıyla yaşayan bir kimse, proje çizimlerinde karşılaştığı zorluklar nedeniyle henüz bu emelini gerçekleştiremeden, bir anda bu konudaki tüm şevkini yitirebilir. Ya da resim yapmaya heveslenen bir kişi birkaç denemeden sonra, bu işin tahmin ettiğinden daha zor olduğunu görüp, resme olan tüm ilgisini kaybedebilir.

En sık karşılaşılan örneklerden biri ise yardım veya dayanışma kuruluşlarına olan katılımlarda görülür. Genellikle gazetelerde veya dost çevresinde, bu tür kuruluşlarda gönüllü olarak çalışan insanlar ile ilgili her dinleyenin hoşuna gidecek şeyler anlatılır. Hafta sonları bu insanların nasıl biraraya gelerek, rahat kıyafetler giyip, bir okulu boyamaya gittikleri, bunu yaparken hem vicdani bir rahatlık buldukları hem de nasıl eğlendikleri bunları dinleyen insanlara çok cazip gelebilir. Ancak bunu sadece çevresinde yardım kuruluşunda çalışmanın getireceği "prestij" için yapanlar birkaç seferden sonra tüm ilgilerini yitirirler.

İlgilerini ve şevklerini yeniden canlandırmanın tek yolu ise kamuda bir şekilde bu çalışmaların deşifre edilmesi ve bunu yapan insanların övülmeleridir. Yani manevi olarak da olsa bu kişilerin bir çıkar elde etmeleridir. Aksi takdirde, birkaç kereden sonra, hafta sonu erken bir saatte kalkmak bile bazı insanlara çok zor gelir ve hemen pes ederek, bu tarz çalışmalardan vazgeçerler.

Oysa iyilikte ve yardımda bulunmayı Allah'ın rızasına ulaşmak için bir vesile olarak gören müminler, bu konuda hiçbir zaman şevklerini yitirmezler. Zorluklarla karşılaşmak bu ideallerinden onları döndürmez. Aksine zorluklara rağmen yaptıkları işlerin Allah Katında daha büyük bir hoşnutluğa vesile olacağını düşünerek sevinir ve daha da şevklenirler.

MÜMİNLERİN ŞEVKİ

Müminlerin şevkinin kaynağı Allah'a olan imanları, sevgi ve bağlılıklarıdır…

Müminlerin yaşadığı şevk ve heyecan, cahiliye toplumunda hakim olan "çıkarlara dayalı şevk" anlayışından çok farklıdır. İnananların şevkleri Allah'a olan sevgilerinden ve bağlılıklarından kaynaklanmaktadır. Onlar sevgilerini cahiliye toplumu gibi tutkuyla dünyaya değil, kendilerini yoktan var eden, rızıklandıran, yaşatan, sonsuz merhametli ve şefkatli olan Allah'a yöneltmişlerdir.

Bunun en önemli sebebi ise müminlerin olayları açık bir şuurla değerlendiriyor olmalarıdır. Kendilerine hayat verenin, her an yeryüzündeki canlı cansız her varlığı koruyup kollayanın Allah olduğunun ve O'nun dışında tüm varlıkların O'na muhtaç olduğunun şuurundadırlar.

Allah'a duydukları sevgi ve bağlılığın neticesi olarak da, hayatları boyunca Allah'ı hoşnut etmek için çaba harcarlar. Allah'ın hoşnutluğunu kazanma isteği müminlerin en önemli şevk ve neşe kaynağıdır. Allah'ın rızasını kazanabilme ve Allah'ın müminler için hazırladığı cennete kavuşabilme arzusu, onlara bitmez tükenmez manevi bir güç ve şevk kazandırır.

Müminin şevki süreklidir

Mümin olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resulü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 15)

Yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi Allah Kuran'da müminleri, "iman edip sonra da hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah'ın rızasını kazanmak için çaba harcayanlar" olarak tanımlamıştır. Müminlerin bu özelliği hiç kuşkusuz ki onların kalplerinde yaşadıkları şevki çok açık bir şekilde ortaya koyar. Zira her ne olursa olsun, bir ömür süresince hem de hiçbir kuşkuya kapılmadan inandıkları değerler uğrunda çaba harcamaları ancak imanın kazandırdığı şevkle mümkün olabilmektedir.

C:\Users\kişi\Desktop\ailee.jpg


Müminlerin şevklerini böylesine ayakta tutan bir başka sebep de onların, "... O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır." (Araf Suresi, 56) ayetinde bildirildiği gibi hayatlarının sonuna kadar korku ve umut arasında yaşıyor olmalarıdır. "Korku ile umut arasında yaşama"nın anlamı ise şudur: İman edenler Allah'ın kendilerinden razı olup olmadığından ve cennetine layık olabilecek bir ahlak gösterip gösteremediklerinden hiçbir zaman tam olarak emin olamazlar. Bu nedenle de hesap gününde Allah'ın azabıyla karşılaşmaktan sakınır ve sürekli ahlaklarını güzelleştirmek için çaba harcarlar. Aynı zamanda Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu, sevgisini kazanmak için ellerinden gelen tüm çabayı gösterdiklerini vicdanen bilirler. Bu nedenle de sonsuz merhamet sahibi olan Allah'ın rahmetine ve cennetine kavuşabilecekleri konusunda büyük bir umut taşırlar. İşte bu iki hissi, yani korkuyu ve umudu aynı anda yaşadıkları için hiçbir zaman gösterdikleri çabayı yeterli bulmaz, kendilerini hata ve eksikliklerden muaf görmezler. "... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21) ayetiyle de bildirildiği gibi, her an Allah'ın azabından sakınırlar. Allah'ın dinine şevkle sarılır, büyük bir çaba harcarlar. Allah korkuları, onları, yılgınlığa ya da gevşekliğe kapılmaktan kesin olarak alıkoyar ve şevklerini sürekli olarak ayakta tutar. Allah'ın, iman edip salih amellerde bulunanları cennetle müjdelemiş olduğunu bilmek de onları harekete geçirir ve canlandırır.

Görüldüğü gibi, müminlerin şevki cahiliye toplumunun şevk anlayışından tümüyle farklıdır. Onların gelip geçici heyecanlarının yanında müminlerinki Allah inancına dayalı sürekli bir coşkudur. Allah'ın bu kesintisiz şevklerine karşılık inananlara vaat ettiği müjde ise şöyledir:

"Müminlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır." (Ahzap Suresi, 47)

Müminler arasında şevkle yarışıp öne geçenler vardır

Her insanın imanı, Allah'a olan yakınlığı ve bağlılığı bir değildir. Allah müminlerin de bu konuda kendi aralarında derece derece olduklarını bildirmiştir. Aralarında "yarışıp öne geçenler" olduğu gibi "orta bir yol tutanlar" ya da "kalplerinde hastalık olanlar" da vardır:

Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (Fatır Suresi, 32)

Yarışıp öne geçenlere bu gücü veren elbette ki Allah'a olan bağlılıkları ve saygı dolu korkularıdır. İçlerindeki samimi iman onlara Allah'ın rızasını kazanma yolunda yarışıp öne geçecek kadar güçlü bir şevk kazandırmaktadır. Kuran'da, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba harcayarak öne geçen bu kimselerin Allah Katında derece bakımından da üstün kılındığı bildirilmiştir:

Müminlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar) eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah, cehd edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Onlara) Kendinden dereceler, bağışlanma ve rahmet (vermiştir.) Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nisa Suresi, 95-96)

"Orta yolu tutanlar" ise Allah'ın rızasını kazanmak için canla başla çaba harcamak varken ortalı bir yol izlemeyi tercih eden kimselerdir. Bu kimselerin ahiretteki durumu elbette yarışıp öne geçenlerle aynı olmayacaktır.

Allah ayrıca "içinizden ağır davrananlar vardır" (Nisa Suresi, 72) ayetiyle mümin topluluğu içinde şevk bakımından geri kalan üçüncü bir grup insana dikkat çekmektedir. Yukarıda Fatır Suresi'ndeki ayette bildirildiği gibi bu insanlar kendi nefislerine zulmetmektedirler. Kuran’a göre bu kimselerin ahirette alacakları karşılık da farklı olacaktır. Yarışıp öne geçenler Allah Katında "büyük derecelerle" karşılık görürken, şevksiz ve ağır davrananlar tevbe edip bu durumlarını düzeltmezlerse yaptıklarının "boşa gittiğini" göreceklerdir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. (Tevbe Suresi, 20)

... İşte onlar iman etmemişlerdir; böylece Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu Allah'a göre pek kolaydır. (Ahzap Suresi, 19)

ŞEYTANIN MÜMİNLERİN ŞEVKİNİ KIRMA ÇABALARI


Önceki satırlarda müminlerin kalplerindeki şevk ve heyecanın hayatlarının sonuna kadar son bulmadığından, her an canlı ve güçlü olduğundan bahsettik. Ancak unutmamak gerekir ki müminlerin şevkindeki bu süreklilik ve istikrar, tümüyle onların samimi imanlarından kaynaklanır. Yoksa dünya hayatında yaratılan imtihanın bir gereği olarak şeytan bu yönde sürekli olarak ciddi bir savaş vermekte ve müminleri güçsüzleştirip cansızlaştırmak, heyecanlarını ve şevklerini kırmak için tüm gücüyle çabalamaktadır.

Şeytanın dünyadaki hedefi, boş kuruntu ve vesveseler fısıldayarak insanları içten içe aldatmak ve böylece yıkıma sürüklemektir. Ayetlerde şeytanın bu yönde gösterdiği faaliyet, yine şeytanın "Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim…" (Nisa Suresi, 119) sözleriyle ifade edilmiştir.

Şeytan tüm insanlara olduğu gibi inananlara da çeşitli yollarla yaklaşmaya, hayırlı ve güzel olan şeyleri onlara şer gibi göstermeye çalışır. Bazı olayları çözümsüz gibi göstererek, yarı yolda geri döndürmek, hayırlı işleri yarım bıraktırmak ister. Olayları zor göstererek, insanları yılgınlığa düşürmeye, ümitsizliğe sevketmeye çabalar. Tembelliği teşvik ederek olayları ağırdan almalarını, iradesizlik göstermelerini ister.

C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\AYET\ayet32.jpg


Ancak Kuran'da şeytanın tüm bu çabalarının ve hilesinin aslında son derece zayıf olduğuna dikkat çekilmiştir:

(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 120)

... Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa Suresi, 76)

Kuran'da imanı tam olarak kavrayamadıkları bildirilen kimseler ise, akıllarını ve vicdanlarını gereği gibi kullanmamalarından dolayı, şeytanın bu tuzağına kolaylıkla düşebilirler. Çünkü bu insanlar, dilleriyle iman ettiklerini söyleyen ama aslında kalplerinde imanın derinliğini yaşamayan kimselerdir. Bundan dolayı Allah'ın rızasını ve cennetini değil de dünya hayatının geçici süslerini elde etmeyi hedeflerler. Amaçlarının aslında müminlerden tamamen farklı olmasından dolayı şeytanın çağırdığı hayatı çekici bulur, onun çağrısına icabet ederler. Oysa şeytan her konuda olduğu gibi bu konuda da insanları sadece boş bir aldanışa ve sonsuz azap yurdu olan cehennemin ateşine çağırmaktadır.

Samimi müminler ise, yaşamlarını Kuran ahlakı doğrultusunda şekillendirdikleri için şeytanın kendilerine nasıl tuzaklarla yanaşmaya çalışacağını, yaptığı hilenin aslında ne kadar zayıf olduğunu çok iyi bilen insanlardır. Bu nedenle şeytanın şevklerini kırmasına asla izin vermezler. Kuran'da müminlerin bu konuda gösterdikleri kararlı ve samimi tavır şöyle bildirilmiştir:

Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytanın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (Araf Suresi, 200-202)